Çizim: Dağıstan Çetinkaya

Bu makaleyi “muhazakâr” olduğunu vurgulayan bir akademisyenin cümlelerine borçluyum. Polemiği sevmiyorum ama bu defa bu muhafazakâr cümlelerin zihinsel arkaplanını bir vaka çalışması olarak alıp inanç ve iman farkına değinmek istiyorum. Söz konusu cümleler şöyle: “Allahın nasıl, gönderdiği Peygamberler ve kitapları varsa, Şeytanın da Peygamberleri(haşa) Aristo, Platon, Sokrates gibi sapıtmış filozoflar, kutsal kitapları da onların felsefi eserleridir.” (Yazım hataları “Prof.” ünvanlı akademisyenimize ait.) Akademisyenimiz bu saptamanın ardından sosyal medya hesabında BÜYÜK HARFLERLE bağırarak taraftarlarını felsefenin şerrinden korumaya çalışıyor:

“İMANIZI KAYBEDERSİNİZ, FELSEFEDEN UZAK DURUN.”

Felsefe, en sade tanımıyla bir düşünme yöntemidir. İmanı, felsefenin karşısına koyan akademisyenin Aristo’yu Platon’u Sokrates’i vs. şeytana eşitlemesi bir yana, peygamberler ve kitapları bu düşünürlerin gözlem konusu olan varoluştan yalıtması çok ciddi bir sorun ama şimdilik bunu görmeyelim.

İnanmak, çoğu kez, anlamayı gerektirmez. Hatta çok inanmak için az anlamak gereklidir. Tam inanmak ise hiç anlamamakla kolaylaşır. Zira “inanmak” “sanmak” demeye gelir Türkçede. Örneğin bir taraftar tuttuğu takımın şampiyon olacağına sonuna kadar inanır. Ama iman edemez. İman etme fiili, sanmayı değil, emin olmayı ima eder.

İnanmak ve anlamak ters orantılı yürüyor. Anlamadan inanmak mümkündür. İnanmak, çoğu kez, anlamayı gerektirmez. Hatta çok inanmak için az anlamak gereklidir. Tam inanmak ise hiç anlamamakla kolaylaşır. Zira “inanmak” “sanmak” demeye gelir Türkçede. Örneğin bir taraftar tuttuğu takımın şampiyon olacağına sonuna kadar inanır. Ama iman edemez. İman etme fiili, sanmayı değil, emin olmayı ima eder. Tuttuğu takımın şampiyon olacağına inanan taraftar, şampiyon olacağından emin olamaz. İman etmek, emin olmaktır; inanıyor olmak sanıyor olmaktır, temenni etmektir, ummaktır. Anlamak, sanma, umma, temenni etme gibi boşlukları kaldırır. Bu yüzden, inanmaya ters düşebilir.

İman etmek ise anlamayı gerektirir. Anlamayan emin olamaz. “Öyle sanmak”la yetinenin taraftarın anlamak diye bir derdi olmaz. Daha az anladıkça daha çok inanan olur! Tadından yenmez bir mutaassıp olur çıkar.

Elbette ki anlamadan inanmak zihin konforu sağlar. Daha az enerji ister. İşleri kolaylaştırır. Mümin yetiştirmek için verilen emek, inançlı yetiştirmek için verilen emekten çok fazladır. İnanç, belirsizliğe katlanamayanlar için, bıçak sırtı sancısı çekmekten korkanlar için, aklın gel-gitlerinde sarsılmaktan hoşlanmayanlar için güvenli bir alan sağlar. İnanç, tek-tip insanlardan oluşan bir toplum üretir. Çeşitliliğe ve çoğulculuğa yer bırakmaz. Mühendisliğe daha uygundur. İnançlılar topluluğunu kesip biçmek, tıraşlamak, sınırlandırılmak, tanımlamak, sınıflandırmak, kategorize etmek, yönetmek, çerçevelemek daha kolaydır. Tek tip davranışlar gösterirler. Sürü psikolojisi özellikleri gösterirler.

Mühendisler, inancı, çarpıcı hurafelerle keskinleşirebilir, kurtuluşu çabuk tüketilen sandviç dualara bağlar, kolay sipariş edilen paket formülleri satar. İsyan edeni ateşe atarak, itaat edene huri vererek “kırbaç-havuç” yöntemiye terbiye eder.

Sığ taraftarlığa ve içeriksiz şekilciliğe indirgenen”din” insan aklının varoluşsal yüzleşmesinin dinamiğine ihtiyaç bırakmaz. İnsanın ihtişama karşı hayretini söndürür. İyiliğe karşı minnet duygusunu sağırlaştırır. Daha az zihinsel enerjiyle daha çabuk sonuç alır “dini bütün” kesin inançlılar. Kolay inanan, hızla itaat eden, aklından ve iradesinden vazgeçen çiğ dindarlar, kof taraftarlar ortaya çıkarır. Düşünme zahmetinin yerini daha yüksek sesle tekrarlandıkça, daha kuvvetle inanılan sloganlar alır.

Böylece, varlığı anlamlandıran saf din “borçluluk bilinci” olmaktan çıkarılır; sığ bir taraftarlığa indirgenir. İnsan aklının varoluşsal yüzleşmesinin dinamiğine ihtiyaç bırakmaz. İnsanın ihtişama karşı hayretini söndürür. İyiliğe karşı minnet duygusunu sağırlaştırır. Daha az zihinsel enerjiyle daha çabuk sonuç alır “dini bütün” kesin inançlılar. Kolay inanan, hızla itaat eden, aklından ve iradesinden vazgeçen çiğ dindarlar, kof taraftarlar ortaya çıkarır. Düşünme zahmetinin yerini daha yüksek sesle tekrarlandıkça, daha kuvvetle inanılan sloganlar alır.

Alan Watts’ın inanan ve iman eden arasındaki farkı imlemesini tam burada hatırlarız. “İnanan insan, önceden benimsenmiş düşünce ve isteklerine uygun olması şartıyla zihnini gerçekliğe açar. İman eden insan, sonuç ne olursa olsun, zihnini gerçekliğe kayıtsız şartsız açar. İnançta önyargı vardır; imanda önyargı yoktur. İnanç yapışır; iman serbest bırakır.”

Senai Demirci

Samsun’da, 11 Kasım 1963’te doğdu. Uzun bir süre genç olarak yaşadı. Gençliğinin ilk kısmı zor sorulara cevap aramakla geçti. Sonra zor cevapların sorularını sormayı öğrendi. Kolay cevapları sevmedi. Ayakkabıcı çırağı olarak çalıştı. Çokça ayakkabı parlattı. Dağlarda inek çobanlığı yaptı.

2 Yorum

  1. Muhlis 5 Haziran 2021 at 20:13 - Yanıtla

    Sevgili hocam, kısa kişisel bilgilerdeki mutevazilik hoş,ama şimdi bazı arkadaşlar,sizin düşünce dünyanıza çobanlık yapanlarda ulaşır sanacak,okuyup,yazmadan,dirsek çürütmeden,saçı,sakalı ağartmadan,oluyor sanacaklar,devamını yazınızki emek vermek gerektiğini ıskalamasınlar…😊

  2. âzam. 5 Haziran 2021 at 23:16 - Yanıtla

    felsefe sorar,
    bilim açıklar,
    din anlamlandırır…

    bu üçü bir arada olmalı…

Bir yorum bırak

Mail Listesine Katıl

YENİ BULUŞMALARDAN VE YENİ YAZILARDAN HABERDAR OLUN

İstenmeyen posta göndermiyoruz!

Sizin için seçtiğimiz yazılar