Nazif, o gün düğümlendi kaderine. Annesinin gözlerden ırakta sakladığı o ceketin düğmelerini hırsla kopardığı gün. O yıllarda (1930-1940) çok iyi bilinen “düğme oyunları”nda elindeki tüm düğmeleri kaybetmişti. İşte bu pırıl pırıl gümüş düğmeler kaybettiklerini de kazanmak için altın fırsattı.

Nereden bilirdi ki düğmeler annesi için altından da değerliydi. Annesi Emine Hanımın babası Haşim Usta’nın özenle tasarladığı düğmelerdi kopardıkları. Balkan harbinde şehit olan Haşim Usta, Selanik’te düğmeleriyle biliniyordu. Ne var ki kader cumhuriyetin kuruluşundan sonra onları Bursa’ya yönlendirecekti. Genç Emine’nin elinde ise babasının biricik hatırası düğmeler vardı. İznik’e yerleştiler mübadele muhacirleri. Yıllar sonra, Emine evlendi. Bir yuva kurdu. Yuvasının ilk göz ağrısına oğluna, babasının adını verdi. Haşim büyüdükçe, Emine’nin gözleri de büyülendi. Oğluna bir ceket dikti. Ceketin iki yakasına Haşim Usta’nın düğmelerini iliştirdi. Artık düğmeler oğlu Haşim’in iki yakasını bir araya getirmekle kalmayacak, Emine’nin kalbini de babasına düğümleyecekti.

Derken, bir akşam, fırtınalı bir havada, beş yaşındaki oğlu ve eşini İznik gölünün lacivertine kurban verdi. Oğlunun ve eşinin acısıyla kıvranan Emine’ye günler sonra, kıyıya vurmuş bir çocuk ceketi getirdiler. Düğmeleri tanıdı hemen. Babasını, eşini, oğlunu o düğmelerin parıltısıyla kalbine düğümledi.

Nazif’i ise eşinin vefatından sonra yoğurt ve ekşimik sattığı pazarda tanımıştı. Göle kurban verdiği oğlunun yaşında ve tam da oğluna benziyordu. Annesi vefat etmiş Nazif’i bağrına bastı, Nazif’in babasıyla yeni bir yuva kurdular. İşte o “anne”ydi Emine Hanım. “Üvey” kelimesinin yakışmadığı anne…

Kopardığı düğmeler değil, annesinin kalbiydi; nereden bilsin. Onlu yaşlarının eşiğinde delikanlı edasını takınmak üzereydi. Annesinin hüznünü görünce, itiraf etti düğmeleri kendisinin kopardığını ve söz verdi Haşim’in düğmelerini kazanıp annesine getireceğine. İyi bir düğme oyuncusu oldu. Her gün avuç avuç düğmeler döktü annesinin avucuna. Ama hiçbiri Haşim’in düğmeleri değildi. Zaman içinde bir küpü doldurdu Nazif kazandığı düğmelerle; ama Haşim’in düğmeleri hiç geri gelmedi.

Emine farkında değildi ama yeni bir kopuşun eşiğindeydi. Ondördünde delikanlıyken, ceviz ağacından düştü Nazif. Geç kalınca tedavide, ayağı kangren oldu. Önce tüm bacağını kaybetti ve çok geçmeden bu dünya hayatını da kaybetti. Nazif’in cenazesini teslim aldıktan sonra ceketini verdiler eline. Emine Hanım, ceketi eline alır almaz, bir avuç düğme döküldü yere. Annesine teslim edemediği düğmelerdi.

Emine’nin ellerinde oğlu Nazif’in bir ömür boyu peşine düştüğü düğmeler vardı. Öyle düğmelerdi ki bunlar annesinin mahzun kalbini onarmaya yarayacaktı. Emine, derin bir pişmanlıkla kendi kendine söylendi: “Artık bana babam Haşim’in ve oğlum Haşim’in düğmeleri lazım değil. Bunlar senin düğmelerin, can oğlum. Bunlar Nazif’in düğmeleri…”

Gelmiş geçmiş bir yaşanmışlığı kalbimize düğümleyen o düğmeler şimdi Bursa Kent Müzesi’nde Nazif’in kız kardeşi Tenzile Hanımın gayretiyle sergilenmekte. İliklerimize kadar bizi titretmek üzere. Kim  kendisini bu düğmelere bağlamak istiyorsa, buyursun.

Yazıyı Paylaş

Senai Demirci

Samsun’da, 11 Kasım 1963’te doğdu. Uzun bir süre genç olarak yaşadı. Gençliğinin ilk kısmı zor sorulara cevap aramakla geçti. Sonra zor cevapların sorularını sormayı öğrendi. Kolay cevapları sevmedi. Ayakkabıcı çırağı olarak çalıştı. Çokça ayakkabı parlattı. Dağlarda inek çobanlığı yaptı.

Bir yorum bırak

Mail Listesine Katıl

YENİ BULUŞMALARDAN VE YENİ YAZILARDAN HABERDAR OLUN

İstenmeyen posta göndermiyoruz!

Sizin için seçtiğimiz yazılar