“Dini bütün bir müslümansanız, bir evcil hayvanınız öldüğünde edilecek dualar arasındaki önceliğiniz ‘lütfen onları cennetine al’ diye yakarmak oluyor. Zira, bu sıradan görünse de aslında bir mucize istemektir.” diyor yazar Nihal Bengisu Karaca. Hiç olmayacak olanı istemeyi kastediyor ‘mucize istemek’ derken. “Çünkü dini kaynaklarda hayvanların hesap gününde diriltilmesinden bahsedilmekle beraber, (“Boynuzsuz koç, boynuzludan hakkını alacaktır”) ruhlarının baki kalacağını ancak cesetlerinin toprak olacağını ifade eden anlatılar ağırlık kazanıyor.”

Bu haber üzerine haklı bir soru soruyor Nihal B. Karaca: “Peki ya tek kusuru bir peygamberle teşriki mesai etmemiş olmak olan onca güzellik?” Bu soruya cevap verecek değilim ama bu soruyu sorduran sorunu uzaktan görebiliyorum: “Sorun onca güzelliğin peygamberle teşriki mesai etmemesi değil; bizim, peygamberi anladığını, peygamberi izlediğini iddia eden bizim, onca peygamberle teşriki mesai etmememizde… Peygamberce duruşu yöresel ve dönemsel bir nostaljiye dönüştürmekte.”

Ardından kendi kedilerini, arkadaşının köpeğini cennete sokacak bir haber arıyor lâkin Gazali’nin Mişkat’ındaki sınırlamayla yüzleşiyor: “Liste son derece kısa: 1) İbrahim Aleyhisselâmın buzağısı. 2) Hz. İsmail yerine kesilen koç 3) Hz. Salih’in mucizesi olan deve 4) Hz. Yunus’u yutan balık 5) Hz.Musa’nın ineği 6) Hz. Uzeyir’in merkebi 7) Hz.Süleyman’ın karıncası 8) Belkıs’ın hüdhüd kuşu 9) Ashab-ı Kehf’in Kıtmir isimli köpeği 10) Hz. Muhammed’in Kasva isimli devesi.”

Bu haber üzerine haklı bir soru soruyor Nihal B. Karaca: “Peki ya tek kusuru bir peygamberle teşriki mesai etmemiş olmak olan onca güzellik?” Bu soruya cevap verecek değilim ama bu soruyu sorduran sorunu uzaktan görebiliyorum: “Sorun onca güzelliğin peygamberle teşriki mesai etmemesi değil; bizim, peygamberi anladığını, peygamberi izlediğini iddia eden bizim, onca peygamberle teşriki mesai etmememizde… Peygamberce duruşu yöresel ve dönemsel bir nostaljiye dönüştürmekte.”

Bu sorunu adı ‘ihya’/‘diriltme’ olan bir kitap başlatıyor. “Din İlimlerinin İhyası”yla “din” hayattan uzaklaşmaya başlıyor, hayat dinden kopuyor. Gazali’nin İhya‘sı din ve dünya işlerinin ayrıldığı kavşağı, Kur’ân ve varoluşun birbirinden koptuğu an’ı işaretliyor. Bu kırılmanın doğurduğu yürüyüşün sonunda, 20. yüzyılın eşiğine gelindiğinde, Müslümanlar kucağında “dinî ilimler” ve “fennî ilimler” diye bir ayırım buluyor. Osmanlı’da medrese ve mektep birbirinden ayrılmış oluyor Dinî ilimlerde ‘ayn’ çatlatmak ölüm-kalım meselesiyken, ay’a bakmak, aynalarda yüzünün gölgelerini seyretmek başkalarına kalmış oluyor. Böylece insanın ince duygularına ve kâinatın pırıltılı detaylarına şahit olmaya çağıran Kur’ân’ın mesajı sarf ve nahiv’in füruatına boğulmuş, tecvid ve kıraatin yokuşlarında yolunu kaybetmiş oluyor.

Elimizde ‘hayatsız din’ vardır artık. Aslında bu, ‘dinsiz hayat’ projesine örtülü destek vermeye geliyor: “Madem hayat orada kaldı, din bizde kalsın!” teslimiyetiyle, dini ve hayatı, ayeti ve varlığı, Kur’ân’ı ve kâinatı ayrı köşelere koymak demeye geliyor. Böyle böyle, Kur’ân’ı kâinatsız okuyan, Yaratıcı’nın konuşmasını iki kitabın kapağı arasına hapseden, gün doğumunu bir hitap, baharı yeni bir ‘sure’ olarak okumayı ‘haşa!’ diye aşağılayan, vahyin varlığa dair göndermelerini kategorik okuyan ‘din âlimler’i doğmuş oluyor. Artık “din ilimleri” sarf-nahiv, Arapça, kelam, fıkıhtır; düşünce, tefekkür, felsefe külliyen din-dışı ilimdir. İlahiyatlardan felsefeyi kaldırmakla övünmemiz, imam-hatiplerde matematiği ve kimyayı küçümsememiz bundan.

Kategorik düşünen bu kafaya göre, Allah ‘arı’ya vahyeder ama kartala, kelebeğe, kediye küstür, konuşmaz onlara. Bu kafa, Hz. Peygamberin “kardeşler” dediğini, tasnifçi bir taraftarlıkla “din kardeşi” diye anlar. “Kardeş” geçen sözlerinin başına parantez açar, içine (din) koyar. “Kardeşler” “din kardeşleri”dir sadece. Yaratılmışların kardeşliğini algılayamaz olur. Taş yabancıdır bu müslümana; deniz akraba değildir. Kediler mümin olamaz! Yıldızlar Müslüman sayılmaz. Dağlar konuşmaz.

“Uhud bizi sever, bizi Uhud’u severiz!”diyerek taşları kardeş bilen, yağmur damlalarını Rabbine verdiği sözü hatırlayan ‘kul’lar olarak saçlarında ağırlayan, kuşların uçuşunu seyretmek için gözlerini göğe diken Hazreti Muhammed’i [asm] de cennete sokmaz bu “dindar”lar. Kediyi tekmeleyen ama sık umre yapanlara, sakalını uzatan ama aklını kısaltanlara kalır cennet.

Hz. İbrahim’in buzağısı, Hz. İsmail’in yerine kesilen koç, Hz. Salih’in devesi,  Hz. Yunus’u yutan yunus, Hz. Musa’nın ineği, Hz. Uzeyir’in merkebi, Hz.Süleyman’ın karıncası, Ashab-ı Kehf’in Kıtmir’i  “Kur’ân’da geçtiği” için cennetliktir. Kur’ân “dinî”dir çünkü; “din-dışı”ndan habersizdir. Kur’ân’da geçen, yeryüzünden geçenlerin bir kısmıdır; onlar kutsaldır.

Buradan bakınca, incir ve zeytin Allah’ın “öz mahluku”dur; elma, ayva, armut, kivi, çilek “kutsal” değildir; bahse değmez. Sözüm ona, Allah’ın “kendi adamları, kendi hayvanları, kendi meyveleri” vardır. Allah, din ilimleriyle ilgilidir; matematikle ilgilenmez, kimyadan habersizdir, fizik kanunlarını caiz bulmaz. Bu durumda, kediyi ve köpeği seven kalbimizle, dağlara hayran gönlümüzle, yıldızları seyreden aklımızla, matematik ve şiir seven yanımızla “dindar” olmamız mümkün değildir. “Dindar” “dinî olan”la ilgilidir. Dindara göre, din dardır; Yaratıcı’nın konuşması kutsal kitaptadır, din İlahiyat’ta öğrenilir. Cennete “kutsal kitapta” geçen “ayrıcalıklı hayvanlar” girer.

“Uhud bizi sever, bizi Uhud’u severiz!” (Uhud dediğim, yekpare taştan dağın adı) diyerek taşları kardeş bilen, yağmur damlalarını Rabbine verdiği sözü hatırlayan ‘kul’lar olarak saçlarında ağırlayan, kuşların uçuşunu seyretmek için gözlerini göğe diken Hazreti Muhammed’i [asm] de cennete sokmaz bu “dindar”lar. Kediyi tekmeleyen ama sık umre yapanlara, sakalını uzatan ama aklını kısaltanlara kalır cennet.

Sanki, “evcil hayvanla girilmez” levhası asılıdır dindar cennetinin girişinde. Kedi-severler, köpeklere adananlar, taşları incitmezler, karıncaya hürmetkârlar, denizle söyleşenler, atlara fısıldayanlar, yıldızlarla dertleşenler din-dışı “edebiyat”ın konusudur. Aklı baştan alan aşklar, sancılı hasretler, kırık dökük sevda sözleri, acılı şiirler, kan ağlatan ayrılıklar türkülerde ve şarkılardadır. “İlahiler”de sadece ‘ilahî’ olan vardır; insanî olan yoktur. ‘O ağacın altı’ndan kıl kadar gölge düşmez o “dindarlar cenneti”ne. Kedisini özleyen çocuk fısıltılarından tek nefes erişmez “dindarlar cenneti”ne.

Demem o ki, yol yakınken, kendimize başka bir “cennet” arayalım. Lezzet ve zevkin “cinsel tatmin aracı huri”ye indirgendiği, ağıza alınan her salavatın yeni bir cinsel deneyimle ödüllendirildiği cennet dar gelir bize. Üstelik her şey “erkekçe” burada. Hadi ben erkek olarak idare ederim de, onca ince sözlü, kırılgan kalpli mümin hanımlar ne edecek o cennette?  Şiirin giremediği, aşkın dışlandığı, tefekkürün kovulduğu yerde yazı da yazamayız hem. Boş yere kütüphane ararız orada; sahaftaki eski kitap kokularını dünyada bırakmış oluruz. Her şey jilet gibidir; kusursuz ve metaliktir. Azıcık eskiliğe, birazcık eksikliğe izin yoktur; köşesi yakılmış mektuplar yakışmaz oraya.

Bu cennete “hiç şüphesiz” iman edenler, “hiç günahsız” amel edenler, hiç hatasız yaşayan “dini bütün”ler, ayağı hiç kaymamış, asla düşmemiş “tam hoca”lar girebilir. Şüphe de edebilen, ayağı kayabilen, yürürken düşebilen, düşünürken yanılabilen, hata edip mahçup olan kimse yoktur bu cennette.

Bu cennete “hiç şüphesiz” iman edenler, “hiç günahsız” amel edenler, hiç hatasız yaşayan “dini bütün”ler, ayağı hiç kaymamış, asla düşmemiş “tam hoca”lar girebilir. Şüphe de edebilen, ayağı kayabilen, yürürken düşebilen, düşünürken yanılabilen, hata edip mahçup olan kimse yoktur bu cennette.

“Dindarlar cenneti”dir burası. İnsan üstü “ismet”/”hata etmezlik” sıfatına sahip kutsal adamların ve kutsal hayvanlarının cennetidir burası. Hayatın acısını tadan, varlığın rüzgârıyla salınan sahici adamlara göre değil burası. “Rabbim ben yanıldım!” diyen Âdemlerin cenneti değil.

Yazıyı Paylaş

Senai Demirci

Samsun’da, 11 Kasım 1963’te doğdu. Uzun bir süre genç olarak yaşadı. Gençliğinin ilk kısmı zor sorulara cevap aramakla geçti. Sonra zor cevapların sorularını sormayı öğrendi. Kolay cevapları sevmedi. Ayakkabıcı çırağı olarak çalıştı. Çokça ayakkabı parlattı. Dağlarda inek çobanlığı yaptı.

Bir yorum bırak

Mail Listesine Katıl

YENİ BULUŞMALARDAN VE YENİ YAZILARDAN HABERDAR OLUN

İstenmeyen posta göndermiyoruz!

Sizin için seçtiğimiz yazılar