Dua, bir şeyin aracı değildir. Bir şey, hatta her şey duanın aracıdır. Dua ile insan Yaratıcısına yönlenir, Sahibine seslenir. Duanın kendisi en büyük hasattır. Benim dediklerimizle kibirlenmek üzereyken, insanî kırılganlığımızı fark etmek eşsiz güzellikte bir farkındalıktır.

Yağmur duası da yağmur yağdırma enstrümanı değil. Dua, yağmura ihtiyacımızı en çok fark ettiğimiz anda yağmuru yağdırana ihtiyacımızı içtenlikle itirafımızdır. Kuraklık, yağmurun incitmesiz bir lütuf, şiirsel bir eğiliş, sesli bir merhamet olduğunu görme fırsatıdır.

Dua ederiz ve yağmur yağmazsa, “Duamız kabul olmadı, tüh!” demeyiz, “Yağmurun lütuf olduğunu görme dersimiz bitmedi” der, ders almaya devam ederiz. Dua ederiz de yağmur yağarsa, Yaratıcı sanki emir erimizmiş gibi “Dua ettik ve yağmuru yağdırttık” da demeyiz. Haddimizi biliriz.

Dua ederiz ve yağmur yağmazsa, “Duamız kabul olmadı, tüh!” demeyiz, “Yağmurun lütuf olduğunu görme dersimiz bitmedi” der, ders almaya devam ederiz. Dua ederiz de yağmur yağarsa, Yaratıcı sanki emir erimizmiş gibi “Dua ettik ve yağmuru yağdırttık” da demeyiz. Haddimizi biliriz.

Dua, kibirlenmeye hevesli insanoğlunun kendi gerçeğiyle yüzleşme kaydıdır. İnsanın acizliğini dikkatle okuma ödevi, yoksulluğunu mahcubiyetle kabullenme egzersizidir. Dua üzerinden düello yapılmaz. Yağmur duasından sonra yağmur yağınca dindarlar laiklere karşı maç kazanmaz, insanlık bilinç kazanır. Bu kazanç, sadece yağmur olmaz. Yağmursuzluk vesilesiyle insan kendi gerçeğini bilir ve yeryüzündeki sorumluluğunu hatırlar. “Ne yaptım da bu kuraklığa yol açtım!” diye kendini hesaba çeker; kazanır. “Bundan sonra yapmalıyım?” der kendine çekidüzen verir; kazanır.

Dua, ‘istemek’tir. İstemenin her türü dua kapsamındadır. Elde etmek istediğimiz bir sonucu, Yaratıcı’nın belirlediği sebep-sonuç ilişkisine riayet ederek isteriz. Meyveyi ağaç dikerek isteriz. Yangını söndürücü kullanarak söndürürüz. Bilim, belli bir sonucun hangi yöntemle isteneceğini bilmektir.

Yağmur isteyen, kuraklığı önlemenin ekolojik koşullarını yerine getirir. Yangını söndürmek isteyen yeterli teknik alır. “Tekbir getirin yangın söner!” diyen de “Duanın değil bilimin zamanıdır” diyen de aynı yerde durur. Allah’ı evrende olup bitenlerle ilgilenmeyen huysuz bir Yunan tanrısı sanır.

CÜBBELİ dindar yobazı da laik çok bilmiş yobazı da uç UCA eklerseniz, çok eğlenceli karanlık hurafeler, yüksek ateşli polemikler, hoş ve boş davul gürültüleri, bol reytingli çiğ cazgırlıklar, dilden dile yapışan sosyal medya patırtıları çıkarırsınız. İnsan ve insaf kuraklığı başlatırsınız.

Bir de şu: Dua etmek için ‘yetkili’ beklemek gerekmez. Yaratıcıya ihtiyacını arz etmek ne imamların ayrıcalığıdır ne Diyanet İşleri Başkanı’nın tekelindedir. Yağmursuzluktan canı yanmış herkesin sesi duaya yatkındır. Yağmura ihtiyacını gören her garibin sözü Rabbine yakındır.

“Vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı…/Bunca sözü nereden buluyorsunuz?/Ne kadar çok şey istiyorsunuz,/Ne kadar çok şey biliyorsunuz… Yeter, ama yeter/Ölüler için de, diriler için de! Susun artık, susun (…)/Ayıp ama, bakın, Tanrı konuşmak için/Sizin susmanızı bekliyor.”

Hadi, duayı voleybol topu gibi birbirinize smaçladınız. Bari insanın saflığına, yağmurun berraklığına, duanın duruluğuna, yakarışın çocuksuluğuna dokunmayın. Yerden göğe yağan biricik yağmurumuzu, duamızı kesmeyin. Az Cahit Koytak sözü dinleyin:

“Vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı vıdı…/Bunca sözü nereden buluyorsunuz?/Ne kadar çok şey istiyorsunuz,/Ne kadar çok şey biliyorsunuz… Yeter, ama yeter/Ölüler için de, diriler için de! Susun artık, susun (…)/Ayıp ama, bakın, Tanrı konuşmak için/Sizin susmanızı bekliyor.”

Senai Demirci

Samsun’da, 11 Kasım 1963’te doğdu. Uzun bir süre genç olarak yaşadı. Gençliğinin ilk kısmı zor sorulara cevap aramakla geçti. Sonra zor cevapların sorularını sormayı öğrendi. Kolay cevapları sevmedi. Ayakkabıcı çırağı olarak çalıştı. Çokça ayakkabı parlattı. Dağlarda inek çobanlığı yaptı.

Bir yorum bırak

Mail Listesine Katıl

YENİ BULUŞMALARDAN VE YENİ YAZILARDAN HABERDAR OLUN

İstenmeyen posta göndermiyoruz!

Sizin için seçtiğimiz yazılar