Din, ‘borç’ anlamındaki ‘deyn’den kök alır. Din, varlığının kendine borç verildiğini bilmektir. Her nefesinde kendisine can bahşedildiğini hissetmek, insanın temel farkındalığıdır. Varlığının bir başlangıcı olduğunu bilmek, kendi varlığını başlatanın kendisi olmadığını hatırlamak, en saf farkındalıktır. “Borçluluk bilinci” anlamıyla “din”, insanın en temel verisidir. Borçluluk bilinci ise, bireyseldir, gönüllü bir haldir. Kimsenin dayatmasına ihtiyacı yoktur; sadece nazikçe bir hatırlatmadır, ‘zikr’dir. Borçluluk içe bakıştır; otoriteye tenezzül etmez; kendini borçlu bilenin borcunu ciddiye alışıdır; ‘takva’dır.  

Şu halde, bireysel hatırlama odaklı ve içten ciddiye alma eksenli bir ‘din’ otoriter değil, sivildir; güce ve kudrete yaslanmaya tenezzül etmez. ‘Din’ özgürleştiricidir; devletçi ve devletli olmaz, kimseye düşünce ve davranış dayatmaya ihtiyaç duymaz. Tek başınalıktır din; ‘garip’ işidir; çoğu kez gariplerin tarafındadır; ast-üst ilişkisi kurmaz, hiyerarşik düzenlerde yer almaz.

Tam bu yüzden, ‘din’ birilerinin ayrıcalık aracı ve dokunulmazlık zırhı değildir, birilerini diğerine üstün yapma sebebi olamaz. Geleneğin ezici gücüne teslim olmaz, otoritelerce atanmış kutsallığın tahakkümüne razı olmaz. Muhafazakârlığı teşvik etmez, tutuculuğa itibar etmez, asla mazbut değildir.

‘Din’ birilerinin ayrıcalık aracı ve dokunulmazlık zırhı değildir, birilerini diğerine üstün yapma sebebi olamaz. Geleneğin ezici gücüne teslim olmaz, otoritelerce atanmış kutsallığın tahakkümüne razı olmaz. Muhafazakârlığı teşvik etmez, tutuculuğa itibar etmez, asla mazbut değildir.

Toplumun öteden beri ileri gelenleri tarafından atanmış “yukarıdaki”lerin “aşağıdakiler”e şablon düşünce dayattığı yerde ‘din’ değil ‘dincilik’ vardır. Din, farkındalıktır, bilinçtir, sorumluluktur. Her daim içeri doğrudur; toplumsal tezahürleri de bireysel maya üzerinden inşa edilir. Belli ki bu yüzden, din adına mabet önünde para toplayanların tezgâhlarını dağıtır Hz. İsa. Kutsal korku imparatorluğunun kurucuları Firavun’a ve Nemrut’a direnir Musa [as] ve İbrahim [as].

Muhammed Mustafa [asm] Hira’dan Mekke’ye indiğinde Mekke elitlerini bulur karşısında: Siyasal elit Ebu Süfyan ve düşünsel elit Ebu’l Hakem (sonradan Ebu Cehil diye anılır oldu!). Sözkonusu elitlerin “ayak takımı” dediklerini bulur yanında Muhammed Mustafa [asm]. Bilal-i Habeşi gibi siyahi kölelerle başlar yürüyüşüne.  Kendilerine atfettikleri ‘kutsallık’ ve ‘yücelik’le toplumu yanında tutan bu iki otorite “Allah adına” hareket eder; “dindar”dır. Mekke’de öne çıkan ‘tip’lerden biri olan Ebu Leheb de bu tabloya “böyle gelmiş böyle gider” kolaycılığının taraftarı olarak katılır. Dindar muktedirlerin ekmeğine yağ olduğu için Kur’ân’da “ateşin babası” unvanıyla öne çıkarılır.

Hemen buraya şu notu da ekleyelim: Hz. Süleyman [as] saf ve sivil olan din ile devletin ve iktidarın yan yana yürüdüğü rol-model olarak anlatılır. Onunki öyle bir iktidardır ki karıncanın hatırına tarihin en ihtişamlı ordusunun yolunu değiştirir. Hz. Süleyman’ın kıssasının anlatıldığı bölümün adının ‘neml’ yani ‘karınca’ olması dikkat çekicidir. “Bana kimseye vermediğin iktidarı ver!” diye dua eden Süleyman’ın [as] istediği iktidar ego merkezli bir iktidar değil; kendi kudretine yenilmeyen bir iktidardır, kendisiyle zehirlenmeyen bir güçtür.

Nitekim, Süleyman kıssasına elçilik eden Muhammed Mustafa [asm] da iktidarının zirvesinde Mekke’nin fethi sırasında şöylece uyarılır: “…insanların Allah’ın dinine kitleler halinde girdiğini gördüğünde, [kendi keyfince değil] Rabbinin dilediğince hareket et, [kendi gücüne değil] Rabbine minnet duy. İstiğfar et ki Rabbin [hatadan] dönenleri sever, [yanlışını düzeltenleri] düzeltmeyi diler. [Nasr Suresi]

Din devlete karşı değildir; mülke ve mülk edinmeye karşı değildir. Devlet, iktidar ve mülk ile insan arasındaki ilişkinin şahit olma düzeyinde kalmasını bekler. Sahip olmak yerine şahit olmaya odaklar insanı. Sahip olmak, insanın baş edebileceği bir kariyer değildir çünkü. Sahip oldukça “daha”sını isteyen insan, sahip oldukları üzerinde bir itminan ve mutluluk elde edemez. Sahip olduğu her defasında yenilerini ister durumda kalır. Sahip olmak istediklerin elde etmek için harcadığı enerjiden fazlasını sahip olduklarını elde tutmak için harcar.

Din ve devlet yan yana olur mu peki? Din devlete karşı değildir; mülke ve mülk edinmeye karşı değildir. Devlet, iktidar ve mülk ile insan arasındaki ilişkinin şahit olma düzeyinde kalmasını bekler. Sahip olmak yerine şahit olmaya odaklar insanı. Sahip olmak, insanın baş edebileceği bir kariyer değildir çünkü. Sahip oldukça “daha”sını isteyen insan, sahip oldukları üzerinde bir itminan ve mutluluk elde edemez. Sahip olduğu her defasında yenilerini ister durumda kalır. Sahip olmak istediklerin elde etmek için harcadığı enerjiden fazlasını sahip olduklarını elde tutmak için harcar. Sonuç: ateşli bir telaş, ağır bir keder, açık bir hüsran…

Devlet’e dair son bir notu da buraya koyalım. Aslında ‘devlet’ sanıldığı gibi “ebedi” “müebbet” değildir. Kök anlamıyla ‘devlet’ bir nöbettir; gelip geçendir, kimsede ve kimseye kalmayandır. ‘Devlet’ kelimesi, ‘nöbetleşme’ anlamına gelen ‘müdavele’ kelimesini besler. ‘Tedavül” diye de dilimizde dolaşan ‘devlet’ ‘dolaşımda’ olanı ifade eder. Devlet, elden ele geçer, kimseye yar olmaz.

Yazıyı Paylaş

Senai Demirci

Samsun’da, 11 Kasım 1963’te doğdu. Uzun bir süre genç olarak yaşadı. Gençliğinin ilk kısmı zor sorulara cevap aramakla geçti. Sonra zor cevapların sorularını sormayı öğrendi. Kolay cevapları sevmedi. Ayakkabıcı çırağı olarak çalıştı. Çokça ayakkabı parlattı. Dağlarda inek çobanlığı yaptı.

Bir yorum bırak

Mail Listesine Katıl

YENİ BULUŞMALARDAN VE YENİ YAZILARDAN HABERDAR OLUN

İstenmeyen posta göndermiyoruz!

Sizin için seçtiğimiz yazılar