Yer Maraş. Günlerden Cuma. Maraş’ın ‘kahraman’lık közü henüz alevlenmiş değil; küllerin altında saklı. Az sonra Cuma namazı kılınacak. Ne var ki, şehir Fransız işgali altında. Kaledeki İslam bayrağı indirilmiş, yerine Frenk bayrağı dikilmiş.

Ağır adımlarla minbere çıkar Rıdvan Hoca. Beklerler ki hutbe okusun. “Aziz cemaat,” diye başlar, derin kederin zarfından çıkardığı kelimeler vurduğu yerde toz kaldıracaktır, tarihi yeniden yazacaktır. Esaretin alçaklığından istiklâlin semasına yükselecektir cemaat:  “Aziz cemaat,” diye yeniler hitabını, “kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir millet hürriyetini kaybetmiştir. Hürriyet olmayan yerde ise Cuma namazı kılınmaz.” Yokmuş gibi yapmaz minberdeki Rıdvan Hoca. Cuma kılıyor”muş gibi yapma”ya tenezzül etmez. Çuvaldızı da iğneyi de kendine batırır. Kimseleri iğnelemez.

Hepimizin çok iyi bildiği bu hatırlatmayla başlar Maraş’ın kurtuluşu. Kahramanlığı alev alır Maraşlıların. Canlar pahasına, Cuma namazı kılınabilecek hale getirilir Maraş. Secdeler secde olur. Kıble sahihleşir. İmanın ve İslam’ın şartı olan özgürlük yeniden kazanılır.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’adır sözüm.  Onun şahsında cümle din gönüllülerine (“din görevlileri” demiyorum). Gönlünü camiye getirmeyenin camiinde bizde gönülsüz oluruz. Gelin, minbere Rıdvan Hocaların kederli gönlünü çıkaralım. Kısa olsun, birkaç cümlelik olsun ama ümitle camiye koşan, sabırla hocanın diyeceğine can kulağı veren cemaatin eli de kalbi de boş dönmesin. Tereddütleri nedeniyle camiden uzak duranları yakalasın hutbe. Hurafeye ve sığlığa bulanmış din görüntüleri karşısında ‘laikçilik’e yaslananları vicdan muhasebesine çağırsın. Ağdalı ve dolaşık, soğuk ve akademik cümlelerle değil; Veda Hutbesi’nde olduğu gibi berrak ve duru, sahih ve samimi sözlerle konuşsun hutbe…

İmamın açık vurgu hatalarından, elindeki kâğıttan ya da cep telefonundan, laf olsun diye okunduğunu, görev gereği tekrarlandığını cemaatin bal gibi anladığı hutbeler umut olmadı bize. Kimseni yüzünü güldürmedi. Tebessüme getirmedi boynu bükükleri.

Ezberlenmiş ve ruhsuz tekrarlarla değil, boynumuzu dünyanın zincirlerinden kurtaracak gönül sözleriyle dokunsun hatip bize. Tanklar karşısında canını dil eyleyerek “Allahuekber’i  seslendiren kahramanların kırık samimiyetini istiyoruz imamdan. Yırtıp geçsin dünyanın sahte gömleğini “Lâ ilâhe illallah”ları. Siliversin zorba mütekebbirlerinin cazgırlıklarını “Allah büyüktür!” nidası. Gazze’nin bebeleri için sessiz gözyaşları döken annelerin ruhaniyeti duyulsun minberden. Ümit indirsin bize “Eşhedü…”/“Şahitlik ederim ki…” kavlinin varisi olma şerefi. “Ey insanlar, siz Âdem’in evladısınız, Âdem ise topraktandır!” sadeliğinde olsun Peygamber makamının hitabı.

Suya sabuna dokunsun hutbe. Yılbaşında diyanet takvimi satmak kadar, diyanet vakfına kurban bağışı istemek kadar, caminin elektrik ve su faturası kadar, diyanet lojmanı inşaatının temelini atmak kadar derdi olsun imam-hatibin söyledikleri. Diyaneti dilenciliğe eşitleyen “boş geçmeyin!” tezgâhı kurulmasın cami önlerine. Kırık çıksın ağızdan ama dibine kadar dertlenmiş, sonuna kadar demlenmiş olsun hutbe. Sonunda bir şey istemeye değil, hakikati hasbice hatırlatmaya odaklı olsun.

Vakit kaybediyoruz. Sonsuzluk elimizden kayıp gidiyor. Canını dişine takmış, sözlerinin bedelini ödemiş, anlayışla dillenen, merhametin tesbihine dizilmiş kelimelerden hitaplara ihtiyacımız var. Şefkat yüklü hikmet sözlerine susadık. Hadi ama! Vahyin gölgesinde teskin edin telaşla koşturan gönülleri. Hazreti Peygamber’in[asm] ışıltılı tebessümlerinde ağırlayın şaşırmış yürekleri.

Canla başla camiye koşan, cebinde ne varsa diyanete bağışlamaya hazır, sarıklı, sakallı, cübbeli herkese derin bir hürmet duyan bu millet, resmi ağızlara kurban edilmiş gösterişli laflardan, k/özü soğumuş içeriksiz telaffuzlardan, küllenmiş tekrarlardan fazlasını hak ediyor. Diri, duru konuşan, yürekten dökülen sözleri hak ediyor.

Minber, özgürlük peygamberinden emanettir bize. Orada iddialı sözler edilmez. Aksine, tam aksine, kendi vicdanının sızısından ilham alan, kendi hatalarını herkesten önce gören, kendisini ölüme ve günaha herkes kadar yakın bilen yaralı insan konuşur. Kendini biricik doğru, başkalarını yanlış gören ‘ahlakçılık’ ahlaksızlığı yapılmaz hutbede. En çok kendisinin ve yakın çevresinin hatasını itiraf eder minberdeki adam. Onu bunu hizaya getirmek, birilerini ötekileştirmek için nefes tüketemez imam. Ana yürekli adam değil miydi imam!

Bir de şu… ‘Bayram’ günümüz ya Cuma; tatil günümüz değil! İzin verin de Cuma namazı da bayram namazımız gibi olsun. Aziz Peygamberimizin[asm] üzerine titrediği musalla geleneğini sürdürelim. Ailecek gelelim Cuma’ya. Kadınlara yer açılsın, çocuklar cıvıldasın. Rengârenk olsun her caminin içi, önü, avlusu. Öyle soğuk, öyle resmî, öyle kaşı çatık kalmasın bayramımız.

Yazıyı Paylaş

Senai Demirci

Samsun’da, 11 Kasım 1963’te doğdu. Uzun bir süre genç olarak yaşadı. Gençliğinin ilk kısmı zor sorulara cevap aramakla geçti. Sonra zor cevapların sorularını sormayı öğrendi. Kolay cevapları sevmedi. Ayakkabıcı çırağı olarak çalıştı. Çokça ayakkabı parlattı. Dağlarda inek çobanlığı yaptı.

3 Yorum

  1. Mustafa 25 Temmuz 2024 at 09.01 - Yanıtla

    Hocam yüreklere hitab eden yazılarınızı hasbel kader takip etmeye çalışıyorum rabbim hayırlı ömürler ihsan eylesin

  2. Zeynep 25 Temmuz 2024 at 20.07 - Yanıtla

    Muazzam.. Siz hep yazın canım hocam yüreğinize sağlık Rabbim sizin her dâim destekçiniz olsun inşallah 🌸🥹

  3. feride 30 Temmuz 2024 at 22.33 - Yanıtla

    Birçok müslümanın kilitli sadirlari için umut yeşerten,düşündüren bir makale olmuş.. teşekkürler…

Bir yorum bırak

Mail Listesine Katıl

YENİ BULUŞMALARDAN VE YENİ YAZILARDAN HABERDAR OLUN

İstenmeyen posta göndermiyoruz!

Sizin için seçtiğimiz yazılar