Din, ahlak içindir. Mensuplarından ahlak talep etmeyen ya da mensuplarının talep ettiği ahlakı yerine getirmedikleri bir din sadece taraftar üretir. Tefekkürün akışkanlığına hazır düşünce kalıplarını tercih eden, şablon inançların tekrarını akletmenin yerine koyan bir din anlayışı, “kutsal şahsiyetler” ve “sorgulanamaz fikirler” üzerinden emir-komuta zincirlerine halka örer, mensuplarının önüne dar ve uzun bir hiyerarşi koridoru açar. Belirsizlikten ölesiye korkan çoğunluğa elle tutulur, gözle görülür kurtuluş formüleri sunulur. Dinin özünü çalışmaktansa, dinin bariz görüntülerine tutunmaları kolaylaştırılır. Böylesi daha hızlı erişilebilir ve daha çabuk anlaşılır bir kurtuluş vaat eder.

Dinin içeriğine ilgisiz ancak görüntülerini vurgulayan “dini dar”lar yetişir. Anlamaya dirençli ancak inanmaya hevesli bu topluluk çoğalır. Çoğaldıkça anlamanın yerine inanmayı koymaları meşrulaşır. Dinin görüntülerine sarıldıkça içeriğine dair sorumluluğunu yerine getirdiğini sanan “dini dar”ların varlığı ve hükmü keskinleşir.

Dinin içeriğine ilgisiz ancak görüntülerini vurgulayan “dini dar”lar yetişir. Anlamaya dirençli ancak inanmaya hevesli bu topluluk çoğalır. Çoğaldıkça anlamanın yerine inanmayı koymaları meşrulaşır. Dinin görüntülerine sarıldıkça içeriğine dair sorumluluğunu yerine getirdiğini sanan “dini dar”ların varlığı ve hükmü keskinleşir. İçeriğini ihmal ettiği dinin sadece propagandacısı olan “dindar”lar boy verir. “Ahlakçılık” tam bu zeminde filizlenir. Çok az emek vererek garantiledikleri “iyi adam” tasarımlarına ve kesin bir inançla sarıldıkları “fırka-ı naciye” imtiyazlarına yaslanarak başkalarına hiza verecek üstenci bir bakış edinirler. Kendilerinden menkul muhayyel ahlaklarıyla, en fazla yakalarına taktıkları ama giyinmedikleri kusursuz ve eksiksiz erdemleriyle kırıkları olan gerçek ahlakı, kırışıkları olan sahih erdemi küçümserler. Ahlakçılığın, ahlak için ter dökmeyi gereksiz gören ahlak yoksunluğu olduğunu anlamaları imkânsızlaşır. Salavat sayısıyla hurilerini çoğaltabildiklerine göre, gizemli duaların gücüyle kapağı cennet kapılarının en genişine atabildiklerine göre, beşerî düşüşleri, insanî yanılgıları küçümseme ve dışlama hakları olduğunu düşünürler.  

Oysa Allah Resulü der ki: “Ben ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” Demez ki: “Ben sizin ahlakınızı tamamlamak üzere gönderildim.” Demez ki: “Ben tam ahlaklıyım siz eksik ahlaklısınız.”

Ne var ki, tamamlanmak üzere olan ahlakı taşıyan Peygambere şekiller ve ritüeller üzerinden kesin tâbi olduklarını öne sürerek, “ahlakı tamamlamak üzere” gönderilen Peygamberle “ahlakını tamamlamak üzere” olanları döverler. Kendileri bol kıvrımlısından bir sarıkla, ibrişimli bir cübbeyle tartışmasız “ehlisünnet” markasını alır ve kendileri gibi düşünmeyen, giyinmeyen herkesi “şia” “sapık” “hadis inkârcısı” “Kur’ân Müslümanı” gibi sıfatlarla mahkûm ederler.

Hatırlatmam gerek ki bu çerçevede “din”i nüve anlamıyla, varoluşsal düzeyde, “borçluluk bilinci” olarak anlıyorum. Kendi varlığının kendisine borç verildiğini, var olmanın hak edilmiş değil lutfedilmiş olduğunu fark eden akıl sahibi her insan hayret ve minnet duyguları kuşanır.

Hayret ve minnet duyguları yaşayan insan ise kendini “baştan ahlaklı” “dini bütün” “çok erdemli” olarak tanımlamaktan çekinir ve utanır. Yaşayışının merkezinde “mahcubiyet” teması akışır. Başkasını yargılayan olmaktan fersah fersah uzak durur; ayıp aramak, kusur bulmak gibi bir görev üstlenmez.

“Muhammedî” olmak tam anlamıyla, var oluşun ihtişamına karşı hayret dolu olmak, bunca ihtişamın kendisine dolaysız verilmesine mukabil minnetle taşmaktır. Hayret ve minnet ise estetik duyarlılığını sürekli yükselten, memnuniyet terazisini sürekli incelten bir kalp inşa eder. Kendisine dışlayacağı bir “öteki” icat etme hevesinde olan “dini dar”ın derdi sadece taraftarlıktır. İçindeki boşluğu, inancındaki kofluğu sözü alçak sesi yüksek sloganlarla kapatmayı marifet bilir.

“Muhammedî” olmak tam anlamıyla, var oluşun ihtişamına karşı hayret dolu olmak, bunca ihtişamın kendisine dolaysız verilmesine mukabil minnetle taşmaktır. Hayret ve minnet ise estetik duyarlılığını sürekli yükselten, memnuniyet terazisini sürekli incelten bir kalp inşa eder. Kendisine dışlayacağı bir “öteki” icat etme hevesinde olan “dini dar”ın derdi sadece taraftarlıktır. İçindeki boşluğu, inancındaki kofluğu sözü alçak sesi yüksek sloganlarla kapatmayı marifet bilir.

Velhasıl, ahlak, henüz tamamlanmış değildir. “Borçluluk bilinci!” anlamındaki din her insanda kâmilen gerçekmeşmiş değildir. Kur’ân’ın beyanıyla “din kemâle ermiştir” ama kemâle ermiş olan dindir; biz değiliz. “Müslüman olmak” bir ayrıcalık değil bir sorumluluktur; üstün olma bahanesi değil varlıkla eşitlenme, eşya ile duygudaş olma temrinidir. “İman etmek” olup bitmiş bir iş değil, tamamlanmayı bekleyen sürekli bir ödevdir. Eksiğini eksiklik bilerek “kâmil” olur insan; eksiksiz olduğunu sanarak değil.

Dindarlaşmasını “ahlak”a müstağni olmakla koyulaştıran, kendisini pirüpak ilan edip başka herkesi ahlaksız ilan eden “ahlakçı”nın ahlaksızlığı sinsi bir ahlaksızlıktır. En çok sahip olduğunu iddia ettiği şeyin yoksulu olarak yaşamaya mahkumdur.

Senai Demirci

Samsun’da, 11 Kasım 1963’te doğdu. Uzun bir süre genç olarak yaşadı. Gençliğinin ilk kısmı zor sorulara cevap aramakla geçti. Sonra zor cevapların sorularını sormayı öğrendi. Kolay cevapları sevmedi. Ayakkabıcı çırağı olarak çalıştı. Çokça ayakkabı parlattı. Dağlarda inek çobanlığı yaptı.

2 Yorum

  1. Fatma 17 Haziran 2021 at 19:30 - Yanıtla

    Dar bir zihniyet, dar bakışaçısı, dar anlayış,dar yaşayış. Dini “darlaştırmak” tan öteye gitmez.

  2. Fatma 17 Haziran 2021 at 19:33 - Yanıtla

    Dar bir zihniyet, dar bakış açısı, dar anlayış ,dar yaşayış, dar olan her şey Dini “darlaştırmak” tan öteye gitmez.

Bir yorum bırak

Mail Listesine Katıl

YENİ BULUŞMALARDAN VE YENİ YAZILARDAN HABERDAR OLUN

İstenmeyen posta göndermiyoruz!

Sizin için seçtiğimiz yazılar